Bekleme Ekranından Çık

Havacılık tarihinin ilk yıllarının anlatıldığı ve bir derginin sayfaları arasında sıkışıp kalmış bir öykünün kahramanı Makinist, yani uçak teknisyeni Ali Dilaver... Pilot Mülazım Metin Efendi ile yaşadığı heyecanlı öykünün yazarı ismini muhtemelen hiç duymadığınız, öyküsü ve kahramanları gibi gölgede kalmış bir isim: Muazzez Kerim… Yıldız Dergisi’nin 1 Kanuni Evvel 1340 (1924) tarihli dördüncü sayısında yayınlanan “Havada Bir Facia” isimli öyküde, bir pilot ve uçak teknisyeninin savaş sırasında başlarından geçen müthiş bir macera anlatılıyor…

 

Türk edebiyatında bugün bile kolaylıkla hatırlanan meşhur tipler vardır. Çalıkuşu’nun Feride’si, Aşkı Memnu’nun Bihteri, Huzur’un Mümtaz’ı, Anayurt Oteli’nin Zebercet’i gibi… Çoğu roman kahramanı olan bu tipleri hatırlamamızın nedenlerinden biri de bu eserlerin tiyatro ve sinemaya uyarlanmış olmalarıdır. Tabii bir de unutulmuş kahramanlar vardır. Şöhret bulamamış yazarların, tefrika edildikleri dergi ya da gazetelerin sayfaları arasında sıkışıp kalmış öykü veya romanlarının gölgedeki kahramanları… Bu sayımızda işte bu unutulmuş ama önemli kahramanlardan birinin yer aldığı bir öyküye yer vermek istiyoruz. Kahramanımızın adı Ali Dilaver… Yazarın kahraman makiniste Ali Dilaver adını verirken özenle davrandığı da hem “Ali” hem de “Dilaver” isimlerinin anlamlarını düşündüğümüzde hemen anlaşılıyor. Öncelikle “Ali”, kültürümüzde, cesaretin, savaşçılığın timsali Hazreti Ali’den ilhamla sıkça verilen isimlerden biri… “Dilaver”in anlamı ise “yiğit, cesaretli ve yürekli”… Mülazım Metin’in isminin anlamı da öylesine konulmuş değil. Anlamı: “Sağlam, metanet sahibi ve güvenilir”…

 

Muhtemelen Birinci Dünya Savaşı veya Milli Mücadele yıllarında geçtiği anlaşılan öykümüzü, üslubunu bozmamaya çalışarak biraz da sadeleştirdik.

 

 

 Bir asır önce de teknisyenler uçak üstünde ve “yağlama” yapıyorlar… New York’ta yayınlanan Aeronautics dergisinin Temmuz 1913 tarihli, 71. sayısının 30. sayfasından…

 

MİLLİ TAYYARECİLİĞE AİT HATIRALARDAN
HAVADA BİR FACİA

MUAZZEZ KERIM

Mülazım Metin Efendi kolunu uzattı ve makinistine aşağıda bir siyah nokta gösterdi. Makinist tayyarenin kenarından eğildi ve baktı. O siyah nokta, arkalarında bir toz bulutu bırakarak, uçar gibi, süratle at koşturan bir müfreze düşman süvarisiydi.

 

Makinist Ali Dilaver, ruhu da vücudu kadar sağlam, İstanbullu bir Türk genciydi. Gördüğü manzaraya omuz silkti ve güldü.

Tayyarenin bulunduğu bu irtifada, kendileri için bir tehlike düşünülemezdi. Arada sırada beyaz bir duman çıkararak patlayan silahların kurşunları mümkün değil oraya erişemezdi.

 

Zaten, bu uğradıkları, ilk takip değildi. Her uçuşta, düşman onları böyle kovalardı. Onun için, çoktan beri alıştıkları bu gibi hadiseler, kendilerini telaşa düşürmedikten başka, eğlenceye vesile oluyordu.

Ali Dilaver, bu sefer de yine her defasında olduğu gibi, birazdan yorulup takipten vazgeçeceği muhakkak olan müfrezenin harekâtını, kayıtsız bir biçimde seyre daldı.

 

Lakin birden bire oluşan, ani bir sessizlik, gayri ihtiyari başını yukarıya kaldırmasına sebep oldu. Motor ansızın duruvermişti.

 

- Şimdi hapı yuttuk!

Bu üç uğursuz kelimeyi Mülazım Metin Efendi söylemişti. Bu iki yiğidin kalbinde korkudan eser yoktu. Onların canını sıkan bu birkaç dakikalık zoraki beklemeydi.

 

Seri bir bakışla süvarilerin çok geride kaldıklarını görüp, o yönden rahatlayan makinist tayyarenin başını aşağı doğru eğdi ve bir süre sonra yere indiler.

 

O anda dışarıya fırlayan bu iki arkadaştan Dilaver tamire koyuldu. Mülazım, biraz ötedeki bir tepenin üzerine çıkarak, civarda kendilerini tehdit eden bir düşman tehlikesi mevcut olup olmadığını gözlemledi. Göz alabildiği kadar ufukta hiçbir şüpheli nokta görünmüyordu. Rahat rahat çalışabileceklerdi.

 

Lakin Dilaver makinedeki arızanın sebebini bir türlü anlayamıyordu. Bujilerde, supaplarda, pervanede hiçbir sorun yoktu. O halde? Ehemmiyetsiz bir şey, belki benzinin akmasına mani olacak surette boruyu tıkamış olan bir cisim olmalıydı.

 

-Yarım saatlik bir iş, diye söylendi; fakat yolda kazanırız.

Uğraştı ve muvaffak oldu. Metin Efendi yerine geçti, tayyare hızlanmaya başladı.

Tam bu sırada, nereden bittikleri malum olmayan yirmi otuz kadar düşman askeri vahşi feryatlarla üzerlerine doğru geliyordu. Mülazım:

- Atla! diye haykırdı.

- Bas! Geliyorum.

 

Tayyare birden bire hareket etti. O kadar ansızın ki, binmek üzere olan Ali Dilaver’in ayağı basamaktan kaydı, elleriyle kenara asılı kaldı.

Pervanenin gürültüsü bir taraftan, diğer taraftan motorun sesi, Mülazımın, arkadaşının feryadını duymasını engelliyordu. Dilaver bu vaziyette birkaç metre sürüklendi. Sonra, birden ayaklarının yerden kesildiğini hissetti. Makine hücum açısıyla göğe doğru süratle yükseliyordu.

 

Dilaver şimdi boşlukta ve askıda sallanıyordu. Parmakları ümitsiz bir kuvvetle kenara yapışmış gibiydi. Bağırmak istiyor, lakin bağıramıyordu. Zaten bağırsa ne olacaktı? Bulunduğu yerde sesini Metin Efendi’ye işittirmek imkânı yoktu. Baş dönmesinin ne olduğunu bilmemesine rağmen aşağıya bakmaya da cesaret edemiyordu. Her halde şimdi bulundukları irtifayı dört yüz metre kadar tahmin ediyordu.

 

Vaziyet gerçekten feciydi. Böyle daha ne kadar kalabilecekti? Bunu düşünemiyordu bile. Aslında, sağlam ve kuvvetliydi. Fakat insan kuvvetinin de bir haddi vardı.

 

Bir çeyrek… Evet, bir çeyrek daha tutunacaktı. Sonra? Sonrası, adam sen de! Bakışını yukarıya kaldırdı; ağzından bir sevinç çığlığı fırladı. Başının üstünde, yüzünün rengi uçmuş, gözleri dehşetten büyümüş bir baş, kendisine çılgın bir biçimde bakıyordu. Dilaver’in dileği gerçekleşmişti. Mülazım Metin Efendi, geveze bildiği arkadaşının uzun müddet sesini işitmeyince, merak ederek arkasına dönüp bakmış, onu yerinde görememişti. Diğer taraftan bakışları tayyarenin kenarına yapışık, damarları şişmiş, gerilmiş iki ele ilişmiş ve ta yanı başında cereyan eden faciayı derhal anlamıştı.

Şimdi Mülazımın gözlerinde korku ve dehşet okunuyordu. Dilaver’in bakışlarında ise, bilakis çok büyük bir sevincin parlak yansımaları vardı. Madem ki, Metin Efendi onu görmüştü, canı kurtulmuş demekti. Evet, muhakkak kurtulmuştu.

 

Zabit bu düşünceyi, makinistinin kendisine yönelmiş çehresinde okudu. Derin boşlukta sallanan bu adamı ancak o kurtarabilirdi. Fakat nasıl? Yere inmek: Bu, mümkün değildi. Aslında, düşmanın işgal ettiği bölgeden çıkmışlardı. Lakin yere ininceye kadar geçecek kısa müddet zarfında bile tutunmaya takati kalmadığı çaresiz Dilaver’in yüzünden belli oluyordu. Onu ölümden kurtaracak tedbiri derhal uygulamalıydı. Metin Efendi bağırdı:

 

- Sıkı tutun!

 

Olanca kuvvetiyle, demirleri işleterek tayyareyi öbür tarafa meylettirmeye başladı. Makine, evcil bir hayvan itaatiyle sol kanadının üzerine yatıyordu.

Dilaver, artık, vücudunun ağırlığını elleriyle hissetmiyordu. Tayyare tamamıyla dönecek kadar yan yatmış, kuvvetli iki kol zavallı makinisti omuzlarından çekip içeriye almıştı.

 

O aralık, vücudunda bir tuhaflık oldu; gözlerinin önünden bulutlar geçti, bayılacağını hisseti. Sarf ettiği gayret, sonra duyduğu sevinç, sinirlerini fazla yormuştu. Gözlerini yumdu. Tayyarenin içinde yere yuvarlandı.

 

***

 

Kendine geldiği zaman, beyni uğulduyor, elleri zonkluyordu. Çınlayan bir hırıltı, tayyarenin yürüdüğünü ve Metin Efendi’nin, arkadaşını kurtardıktan sonra ordugâha doğru yoluna devam ettiğini haber veriyordu.

1968 © Uçak Teknisyenleri Derneği