Bekleme Ekranından Çık

Görev gereği yaptığım seyahatlerden ilginç olanlarını yazıya döküp UTED okuyucularıma sunuyorum. Anı yazılarımın çoğunluğun yıllar öncesinden olması nedeniyle özellikle genç okuyucularımın “hem eğleniyoruz, hem de ülkelerin yıllar öncesinde nasıl olduklarını, nereden bu günlere geldiklerini, büyüklerimizin neler yaşadığını öğreniyoruz” gibi geri bilgilendirmeler alıyorum. Bu sayıda kantarın topuzunu kaçırmadan, UTED Dergi’nin 299. sayısında yayınlanan “Amsterdam’daki F-28 uçak tip eğitimi”nin devamı gibi olan bir anımı daha paylaşmak istedim.

 

Yıl 1972, Hollanda-Amsterdam’da 32 kişilik teknik grup olarak 6 haftalık, F28 uçak tip eğitimini, üreticinin Amsterdam’daki Fokker fabrika eğitim biriminde alıyorduk. Uçak tip eğitimine 2. haftanın sonunda ara verip motor eğitimi için, 2 haftalığına, Rolls-Royce ( R&R) firmasının bulunduğu İngiltere- Derby şehrine gitmemiz gerekti. Dört hafta sürecek “Airframe&Systems” eğitimimiz bittikten sonra Rolls-Royce’un boş sınıfı olmadığı için, böyle bir durum meydana gelmişti. F-28 uçak tip eğitimini veren Fokker, eğitimi ve sınavlarını çok sıkı tuttuğu için gerçekten çok bunalmıştık. Bu eğitime ara vermekle psikolojik tedavi görmüş gibi olacaktık. Rolls-Royce’da motor eğitimi tamamlanınca tekrar Amsterdam’a gidip Airframe&Systems eğitimine kaldığımız yerden devam edecektik.

 

Amsterdam’dan Londra’ya uçacağımız Pazar günü, Fokker otobüsü kaldığımız Frommer otelden alarak AMS Schiphol havaalanına götürdü. Orada o zaman, THY AMS teknisyeni olan (1975 yılında Seattle’da B727 kursunda felç geçiren, şimdi rahmetli) Nuri Oğuz abi bizi karşıladı. Check-in ve Pasaport kontrolundan geçerken ve uçağın kalkacağı gate’e kadar bize eşlik etti. Londra’ ya BOAC (British Overseas Airways Corporation) ile uçacağız. Yolcu alımı başlayınca Nuri abi biniş kartlarımızı topladı, uçaktaki yerlerimizi bulup oturduk.

 

Uçağımız, İngiliz De-Havilland üretimi dünyanın ilk jet yolcu uçağı olan Comet idi. Hatırımda kalanlar; daracık bir gövde, sıkışık koltuklar ve bugünkü baş üstü rafı (Overhead Bin) yerine, yolcuların başı üzerinde palto, çanta vb eşyaları koymak için balık ağı şeklinde, önden arkaya boydan boya asılmış file vardı.

 

Uçak motorlarını çalıştırınca gürültüden yanımızdaki kişiyi zor duymaya başladık. Daha kötüsü, gaz verildiğinde, artık bağırılsa da duymanın mümkün olmadığı idi. Kanatların içerisine gömülü 4 jet motorunun gürültü ve titreşimlerini bir saatlik uçuş boyunca çektik. Anlaşılan, Cometler sivil havacılık dünyasının ilk jet motorlu yolcu uçağı olarak öncülük görevini yerine getirmiş ve işi bitmişti ama, İngilizler uçuruyorlardı hâlâ. O günün teknolojisinde bile bu uçak uçan bir sandık gibiydi. Neyse, sağ salim Londra’ya indik. Bu, Comet uçağı ile yaptığım ilk ve son uçuş oldu.

 

Londra’dan Derby’ye (200 Km civarında) uçak olmadığı için trenle gidecektik. Bunun için Londra havalanından bir otobüse binerek şehrin içindeki gara geldik. Bizi Derby’ye götürecek treni bulup bindik. Gürültülü Comet yolculuğundan sonra sakin, güzel bir yolculuk oldu. Yemyeşil güzel yerlerden geçerek Derby’ ye vardık.

 

Derby garında trenden inip grup olarak bir araya toplandık, bir demiryolu görevlisine R&R’un bizim için rezervasyon yaptırdığı otelin adını (Hotel Charlton) ve adresini vererek nasıl gidebileceğimizi sorduk. Otel gara çok yakın, vasıtaya binmenize gerek yok, yürüyerek 10-15 dakikada gidebilirsiniz dediler. Bavullar elimizde yürüyerek kısa sürede otele vardık. O tarihlerde henüz tekerlekli bavul yoktu. Tabii, ellerinde bavullarla batı giyimli, ama kara kafalı, 30 kişiyi toplu olarak kaldırımda yürürken gören İngilizlerin garibine gitti, bakışları üzerimize topladık. Allahtan günlerden Pazar olması nedeniyle cadde oldukça tenha idi.

 

Derby o zamanlar kasaba denebilecek kadar küçük bir şehir ama, İngiltere kraliyet mensuplarının da katıldığı at yarışları ile meşhur. Aynı zamanda Rolls&Royce’un havacılık üretim merkezi de burada. Rolls Royce’u, ülkemizde daha çok lüks ve pahalı otomobilleri ile tanımıştık. İngillere’de ise, 2. Dünya Savaşı sırasında, Alman Hava Kuvvetlerinin saldırıları ile başa çıkabilmek için, kısa süre içinde çok yüksek sayıda uçak motoru üreterek İngiliz tarihine geçmiş. Fabrikanın içindeki ana salona, bu üretim anısına, motorun üzerinde duran o zamanki giysileri içindeki bir pilot heykeli dikilip arkasına da renkli camlarla vitray süslemesi yapılmış. Bu, Rolls&Royce’un gurur anıtı.

 

 width=

 

Rolls&Royce uçak motor fabrikası, 1969-70 yıllarında büyük gövdeli yolcu uçakları için geliştirilen RB-211 tip motorları araştırma/geliştirme aşamasında anormal yüksek harcamalar ve az satış nedeniyle, iflas etmişti. Firmanın İngiltere tarihinde önemli yeri olduğu için, devlet iflasına izin vermemiş, para yardımı ile yeniden yapılandırmış ve adı “Rolls&Royce Limited 71” olmuştu. Bize, F-28’lerde kullanılan motorun (Rolls-Royce Spey Engine) eğitimini 70 yaşlarında, emekli olmasına karşın tekrar göreve çağırılmış Senior Instructor sıfatlı bir İngiliz öğretmen vermişti. İngiltere, aradan 27 yıl geçmesine karşın, hala II. Dünya savaşından çıkmış bir ekonomik durumu sergiliyor gibiydi.

 

 width=

Rolls&Royce motor fabrikasındaki 2. Dünya Savaşı Anıtı

 

Bu kısa ansiklopedik bilgilerden sonra tekrar Derby-Charlton oteline dönelim.

 

Charlton Hotel dışardan bakılınca, 4-5 katlı ve oldukça eski olmasına karşın temiz ve bakımlı görülüyordu. Receptionda görevli yaşlı bir bayan (sonradan sahibi olduğunu öğrendik) önceden hazırladığı iki kişiye bir oda şeklinde anahtarlarımızı dağıttı. Ben, en iyi anlaştığım arkadaşlarımdan olan Tamer Yaşar ile (THY’den emekli) aynı odada kalacaktık. Anahtarımızı alıp, asansör olmadığı için, merdivenlerden yürüyerek çıkmaya başladık. Basamakların tamamı kalın ve renkli desenli, temiz bir halı ile kaplanmıştı. Ancak merdivenler tahtadandı ve her bastığımızda bel verip gıcırdıyorlardı. Odamızın kapısı aralık duruyordu, itip içeriye girdik. Hava kararmıştı, ışığı yaktık ama, tavandaki 25 (veya 40) mumluk bir ampul odayı değil ancak, kendini aydınlatabiliyordu.

 

Gardrobu açıp eşyalarımızı yerleştirmek istediğimde dolap sağ ön taraftan üstüme yıkılır gibi oldu, panikle dolaba dayandım hemen. Tamer eğilip dolabın altına baktığında, dolabın yıkıldığı taraftaki bacağının kırık ve yerine bir tuğla konmuş olduğunu ancak, tuğla içeriye kaydığı için görev yapmadığını gördü, tuğlayı çekip, kırık bacağın yerine alınca dolap dengeye geldi. Bu durumda bavullarımızı boşaltmaktan vaz geçtik. Odanın kapısını kapatmak istediğimizde kapının şişmiş ve kasasına büyük geldiği için kapanmadığını ve bu nedenle de kilitlenemediğini gördük. Kapıya yüklensek belki kapanırdı ama bu defa açmak istediğimizde açılamayabilirdik. Kapının arkasına bavullarımızı koyarak kapalı durmasını sağladık.

 

Hava soğuktu, yatağın baş ucunda kalorifer peteği soğuktu. Vanasına baktık kapalı idi, açtık. Arada sırada elimizle kontrol ediyoruz ama, halâ ısınmıyordu. Vanayı 1-2 defa kapatıp açtık, değişen birşey yoktu. Sonunda lobiye inip yaşlı bayana kaloriferin neden yanmadığını sorduk. Bayan bize; “Kutuya para attınız mı?” diye sordu. Yanlış anlattığımızı sanarak bayana "Ne kutusu, ne parası, biz kalorifer yanmıyor, üşüyoruz diyoruz” dedik. Bayan da “Tamam işte, ben de kaloriferden bahsediyorum, çalışması için vananın yanında bir kutu var, üzerindeki talimata göre çalışmasını istediğiniz süreye uygun miktarda metal parayı kutuya atmanız lazım, o zaman vana açılır, paranız kadar ısınırsınız sonra yeniden kapanır” dedi.

 

Vay be, otel odasında kumbarasına para atılarak çalıştırılan kaloriferi ilk defa duyuyorduk ve şaşkınlıktan küçük dilimizi yutacak hale gelmiştik. Demek ki, savaş ekonomisinin tasarruf tedbirleri böyle bir sistemi geliştirmişti, yeterli parası olmayan veya tasarruf etmek isteyen müşteri soğukta da yatabilirdi. Tamer’le beraber tekrar odaya çıktık, kalorifere baktık, gerçekten vanadan yarım metre kadar uzakta bir kutu ve üzerinde metal para atmak için bir yarık vardı. Kutunun üzerinde metal bir plaka vardı ama odanın ışığı yetersiz olduğu için okuyamıyorduk. Sonunda kibrit çakarak yazıyı okuduk. Ücret tarifesiydi. Bizim yanımızda Sterlin yoktu, daha sonra bozduracağımız Florinimiz (o zamanki Hollanda para birimi) vardı. Akşam yemeği için dışarıya çıkmaya karar verdik ama kapanmayan oda kapısını ne yapacaktık. Başka odalarda yatan arkadaşlardan kapısı kapanan birisinin odasına bavullarımızı bırakıp yemeğe çıktık, para bozdurduk, tesadüfen Kıbrıslı bir Rum’un işlettiği küçük bir restoranda yemeğimizi yedik. Bu Kıbrıslı Rum’la orada kaldığımız 2 hafta içinde iyice ahbap olduk. Yemekleri yardımcısı bir bayan ile kendisi pişiriyordu. Bize müşteri değil, dost muamelesi yapıyor, mutfağa alıyor, var olan hazır yemekleri gösteriyor, bunun dışında ne istersek bizim damak lezzetimize uygun şekilde pişiriyordu. Hatta bizim için dana eti alıp bonfile bile yaptı. Derby’den ayrılmadan önceki son akşam yemeğinden sonra, gözleri yaşlı bir şekilde bize sarılıp “All the best my friends” diyerek bizi uğurladığını unutamıyorum. Bu olayın 1974 Kıbrıs Barış Harekâtından önce olduğunu hatırlatmak isterim. Bir akşam yemeğinden sonra lokantadan çıkınca karşı kaldırıma geçmek için alışık olduğum üzere önce sola, sonra sağa ve sonra tekrar sola bakıp yolun boş olduğunu görünce adımımı yola attım ki, acı bir fren sesi ile siyah renkli tipik bir İngiliz taksisi bana çarpmaya 10-15 santim kala durdu. Aynı anda Tamer kolumdan tutup beni hızla kaldırıma çekip aldı, haklı ve kızgın şoförden özür diledik. İngilterede araç trafiğinin soldan olduğunu unutmuştum o an ve bunu hayatımla ödeyecektim neredeyse.

 

Yemekten sonra otelimize döndük, kaloriferin kutusuna para artarak yanmasını sağladık, kapının arkasına da bavullarımızı koyarak yattık. Ertesi sabah kahvaltıya indiğimizde otelin eskiliği ve özellikle kaloriferlerin para ile çalışmasından hemen herkes şikayetçi idi. Grubun lideri Yurdaer Aksoy (THY’den emekli Uçak Bakım Başkanı), R&R’a gittiğimizde ilgililerle konuşacağını, bavullarını açıp dolaba yerleştirenlerin, okula gitmeden önce bavullarını toplayıp öyle bırakmasını istedi ve otelin sahibi olan bayana durum iletildi. Doğal olarak bayan, bunu kabul edemeyeceğini, 2 haftalık rezervasyon süresince otelde kalmamız gerektiğini, çıkmak istersek, 2 haftalık otel ücretini ödemeden çıkamayacağımızı anlattı. Tüm ısrarına rağmen, otelden ayrılmakta kesin kararlı olduğumuzu anlayınca da; “Eğer, kalırsanız, kahvaltıda size 1 yerine 2 yumurta veririm, ama kalorifere birşey yapamam, çünki sistem öyle çalışıyor” dedi.

 

 width=

 

Otel şikayetimizi alan R&R, o gün şehrin hemen kıyısında, fabrikaya daha yakın ve yine bir aile tarafından işletilen, yeni inşa edilmiş küçük bir otele taşınmamızı sağladı. Bu otelin kaloriferini ısıtmak için, kumbarasına para atmamız gerekmiyordu. Otel, diğerine göre, oldukça konforlu sayılırdı, yalnız şehir merkezine gitmek için biraz fazla yürümek gerekiyordu, o kadar. Bu oteli anne, baba, 15-18 yaşlarında kızı ve oğlu işletiyordu. Kahvaltıda gördüğümüz kadarı ile otelde bizden başka 5-6 müşteri daha vardı.

 

İngilizce nasıl yazılır ?

Kemal Okşar (THY’den emekli) bir sabah kahvaltısında benden polis olan kardeşine almak istediği kelepçeyi nerede bulabileceğini otel sahibinin oğluna sormamı istedi. Kelepçe’nin İngilizcesini bilmiyordum. Lise öğrencisi olan otelcinin oğlu ile bir hafta içinde samimi olmuştuk, kahvaltı yaptığımız masaya çağırıp önce polis, hand, lock gibi kelimeler ve el işaretleri ile kelepçeyi anlattık, delikanlı anladı ve hendkaf dedi. Peki, şu kağıdın üzerine yazarmısın dedim, kalemi eline aldı, hand yazdı ve durdu, düşündü, biraz kendi kendine mırıldandı ve ‘kaf’ın nasıl yazıldığını hatırlamadığını söyledi. Bir İngiliz lise öğrencisinin bu kelimeyi yazamayacağına inanmadım, bizi işletiyor bu dedim. Karşı masada tek başına kahvaltı yapan 50 yaşlarında bir İngiliz, kahvaltıda bir çanağa sarı renkli kırıntılı birşeyler koyuyor, üzerine toz şeker ve süt döküyor, kaşıkla yiyordu. Adamın ne yediğini merak etmiş ve denemiştik, ama, lezzetini beğenmemiştik. Bunun mısır gevreği (cornflakes) olduğunu yıllar sonra öğrenecektik. Delikanlı işte bu adamın masasına giderek kelimenin nasıl yazılacağını ona sordu, öğrendi ve elindeki kağıda handcuff yazılı olarak geldi. İngilizce, bizim dilimiz gibi fonetik olmadığı için insanlar, daha önce hiç yazmadıkları kelimelerin nasıl yazıldıklarını bilemiyebiliyorlardı. Biz, Türkçede ilk defa duyduğumuz Türkçe bir kelimeyi hatasız olarak yazabiliyoruz çünkü, yazdığımız gibi okuyoruz, okuduğumuz gibi de yazıyoruz. Daha önce, teknisyen abilerimizden birisi (emin olamadığım için ismini buraya yazmıyorum) THY’de katıldığı İngilizce kursunu kısa zamanda terketmiş, nedenini soranlara da şöyle diyordu: “ONE yazıyorlar, VAN okuyorlar, ona da BİR diyorlar, ben böyle lisanı severim”... Tabii son kelime böyle değil, sanırım siz anlamışınızdır. Haksız da sayılmazdı galiba, baksanıza lise öğrencisi bir genç İngiliz, kelepçenin kendi dilinde nasıl yazılacağını bilemiyor, orta yaşlı birinden öğreniyor. Handcuff yazıyorlar, hendkaf okuyorlar, ona da kelepçe diyorlar gibi. Abimizin dediği de pek yanlış değil gibi sanki. Siz ne dersiniz?

 

İngiltere’ de ayakkabı nasıl alınır?

Hafta sonu, çarşısı daha zengin olduğu için belediye otobüsüyle yarım saat yolculuk yaparak Derby’den Nottingham şehrine gittik. Çarşıyı gezerken Tamer, bir ayakkabı mağazasının vitrininde bir ayakkabı görüp beğendi, oldukça pahalı olmasına karşın, ayağına olursa almak istedi, mağazaya girdik. Orta yaşlardaki erkek satıcı bizi karşıladı. Kendisine vitrindeki ayakkabıyı gösterip denemek istediğimizi söyledik. Bizi oturttu. Gidip 50-60 cm kadar boyu olan kumpasa benzer ahşap bir ölçü aleti getirip yere koydu. Tamer’e “lütfen, ayakkabını çıkar, ayağını buraya bas” dedi, topuğunu kumpasın arka tarafındaki stopa dayadı ve yine tahtadan olan sürgülü kısmı ile ayağın boyunu, yüksekliğini ve enini ölçtü. Ölçme aletini aldı gitti. Biraz sonra, Tamer’in istediği modele benzemeyen 3 çift ayakkabı ile yanımıza geldi, bunları bir deneyin dedi.

 

Biz bunlardan birini değil, vitrindeki beğendiğimiz ayakkabıyı deneyip almak istediğimizi söyledik. Adam ısrarla, siz bunları bir deneyin diyordu. Derdimizi anlatamadığımızı sanarak adamı kolundan tutarak sokağa çıkardık ve vitrindeki beğendiğimiz ayakkabıyı gösterdik, tekrar içeriye girdik. Satıcı Tamer’e “bu mağazada sizin ayağınızın ölçüsüne uyan sadece bu 3 model var, vitrindeki ayakkabı sizin ayak ölçülerinize uygun değil, onu size satamam” dedi. Israrımız fayda etmedi, sonra Tamer, satıcının getirdiği 3 modeli de denedi ama, hiçbirini beğenmedi ve ayakkabı alamadan dışarıya çıktık.

 

Anlaşılan bu mağaza, müşterinin ayak sağlığına müşteriden daha fazla dikkat ediyordu ve talep olduğu halde ayağa zarar vereceği için, istenen modeli satmıyordu. Bu yönteme gidip gördüğüm başka hiç bir bir ülkede rastlamadım. Bilmem, belki artık orada da kalmamıştır.

1968 © Uçak Teknisyenleri Derneği